Türkiye’de eşcinsellik hala tercih midir, yönelim midir soruları içerisinde kapalı – gizli tartışıladursun, sanat alanında “sözde(!)” yardıran sanatçılarımız sanatını bu alanda konuşturmasın; hala ilk günkü yerde bekleme konusunda hem medyada hem de diğer mecralarda neredeyse bir mücadele versin bakalım ama birileri yolunu aldı da gitti bile. Kimden bahsediyorum: İkinci kitabı ile hikâyesine devam eden Murat Renay’dan bahsediyorum elbette. “Söylenmeyen” adlı ilk kitabı ile bize pek alışkın olmadığımız bir şeyi yaşatmış ve Türkiyeli bir eşcinselin hikâyesini, yani kendi hikâyesini; ne ajitasyona kaçarak ne de gerçeklikten uzak bir entelektüel duruş sergileyerek anlatmıştı. Şimdi ise hikâyesine kaldığı yerden “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” adlı kitabı ile devam ediyor. Ülkemizde Lgbt(Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transeksüel-Travesti) içerikli kitap sayısı bir elin parmağını geçmemekte ne yazık ki… Şöyle düşündüğümüzde Duygu Asena’nın feminist bir kalemle ele aldığı “Paramparça”, Ayşe Kulin’in gerçeklikten ve eşcinsellikle empati kurmaktan uzak “Gizli Anların Yolcusu”, Küçük İskender’in bazı göndermeli anekdotları ya da Mehmet Murat Somer’in travesti ve transseksüel karakterli polisiye kurmacaları dışında direkt akla gelen ne yazık ki yazınsal eserimiz yok. Özellikle anı ve günlük türlerinde hiç yok-tu. Ta ki Murat Renay ilk kitabını, ardından da “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim”i yazana kadar.
Murat Renay, 34 yaşında, İstanbul’da yaşayan, üniversitede Sinema ve Televizyon okumuş ancak şimdi eğitimini aldığı sektörde değil başka sektörlerde çalışan ve hayatına devam eden bir insan. İçimizden biri ve bir eşcinsel. O eline kalemini ya da bilgisayarını aldı ve şimdiye kadar yapılmayanı yaptı, söylenmeyeni söyledi. Bir şekilde ilk kitabı “Söylenmeyen” elime geçtiğinde oldukça keyifle okumuş ve çok memnun olmuştum. İlk kitaptan sonra ne yapacak ne söyleyecek, söylenmeyen neyi dile getirecek diye beklerken “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” çıktı. Kitap Goa Yayınlarından çıktı ve daha çokta olmadı. Hala bazı kitapçılarda “Yeni Çıkanlar” raflarından temin edilebilecek kadar yeni anlayacağınız. Kitap için okuduğum eleştirilere bakarak öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Murat Renay elbette bir Proust, Coetzee, Auster ya da Woolf değil. Salt edebiyatla karşılaşmayacaksınız; o yüzden beklentiniz bu yönde olmasın. Zaman değişiyor ve sosyal medya sayesinde içimizden insanlarda kitaplarını yayınlamaya başladı. Özellikle Pucca’nın patlamasının ardından bu tarz eserlere farklı bir yaklaşımla ve daha insaflı bir edebiyat çerçevesinden bakılmaya başlandı. Murat Renay’da illa bu tarz eleştirilerden nasibini alacaksa, edebi olarak bakmak gerekmediğinin, gerçekliğin kendisini anlatan ve belge niteliği taşıyan bir kitap yazdığını bilmemiz gerekiyor ki insafımızı kaybetmeyelim. Adalet Ağaoğlu ya da ne bileyim Orhan Pamuk hala bir yerlerde yazıyor, bu tarz karşılaştırmalara gidip üzümü yemek adına değil, bağcıyı dövmek adına hareket etmeyelim diyorum.
Kitaba gelirsek, Renay bu kitabında hayatına kaldığı yerden devam ediyor. İlk kitap anı- günlük şeklindeydi, yazar yine bu özelliği korumuş ve kitabı anı-günlük türünde ele almış. Öyle ki, tarihleri bile not etmiş. İşten kovulması ile başlayan, yurt dışı seyahati ile süslenen ve ailesi ile ilişkisini de içeren kitap, ayrıca ilk kitap “Söylenmeyen”in de oluşumunu gözler önüne seriyor. Zira ilk kitabı nasıl yazmaya karar verdiği ve süreci nasıl tamamladığına dair çok bölüm bulunmakta kitapta. Bu özelliği ile kitap yazmak isteyip, bir türlü nereden başlayacağını bilemeyen bireylere de yol gösteriyor.
Kitabın ise bence en önemli özelliği bir eşcinselin gözünden denemelere tekabül etmesi. Ayrı ayrı baktığımızda ve bir tümevarım içerisinde ele aldığımızda Renay kitabında askerlik, ölüm, eşcinsellik olgusu, Türkiye’de eşcinsellik, sosyal medya, homofobiklik ve daha birçok olguya çoğunluğun aksine eşcinsel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Ben bunları okurken küçük ve naif denemeler okuyormuşum hissiyatına kapıldım. Ve ilk kitapla birlikte bu kitabı da okuduğunuz zaman Türkiye’de eşcinsel olmak üzerine oldukça keyifle yazılmış ama temelinde derdini anlatan bir yazın okumuş oluyorsunuz. Çoğunluğun aksine terbiyesiz, ahlaksız, sapık, yanlış damgası vurulan eşcinsellerin aslında pekte öyle olmadıklarını anlıyorsunuz. Ancak ben şundan şüpheliyim, ne güzel ki Murat Renay bunları bu şekilde anlatabiliyor ama bu kitabı alıp okuyacak aşamaya gelemeyecek derece homofobikler için ne yapılacak, onlar nasıl içlerinde ki bu kötücül duygudan kurtulabilecekler onu bilmiyorum. Bu kitabı ilk kitaptan ayıran en önemli nokta ise Renay’ın kendine gelen okur mektuplarından paylaşımlarda bulunması. Bir bakıyorsunuz, sadece İstanbul’da ki değil; İzmir’de ki, Adana’da ki, Muğla’da ki hikâyelere de konuk buluyorsunuz kendinizi. Ve tüm bunları gerçekliğin ta kendisi olarak okuyorsunuz. Herkeste aynı etkiyi bırakmış mıdır bilmiyorum ancak kitap bu noktalarda anlatıcı özelliğinin yanında, sorgulatıcı bir özellik kazanıyor ve vicdani bir yük bindiriyor omuzlarınıza. Böylelikle yazar, herkeste olmasa bile inanıyorum ki, kitabı okuyan bazı insanların yargılarında deşikliklere sebep oluyor. (Umuyorum.) Ayrıca aklıma geldi en mantıklı ve gerçek “İncir Reçeli” film eleştirisini de bu kitapta bulduğumu söylemeliyim.
Murat Renay, böylelikle hayatının 7–8 ayını bize, samimi bir şekilde yer yer anlatısını renklendirerek aktarıyor. İçimizden birinin öyküsünü… Ben, siz olun, bu adamın yazdıklarına kayıtsız kalmayın ve alıp okuyun diyorum. Hem kafanızı bir şeylerden uzaklaştırmış hem de belki göremediğiniz bir şeyleri görebilmiş olursunuz diye düşünüyorum. Dedim ya içimizden birinin hikâyesi ama unutmayın bu arada o öyle sizin bildiğiniz bir erkeğin hikâyesi değil…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder