28 Mart 2012 Çarşamba

EASY RİDER (1969)



Easy Rider 1969 yapımı, yönetmenliğini Dennis Hopper’ın yaptığı, başrollerini Dennis Hopper, Peter Fonda ve Jack Nicholson’un paylaştığı önemli bir filmdir. Yapıldığı dönem ve koşulları gereğince, dönemini yansıtan ve o kuşağın sözcüsü olan “ilk film” olma özelliğini göstermesi; Easy Rider’ı sinema tarihinde yeri doldurulamayacak bir noktaya koymuştur.

Filmde uyuşturucu satışından kazandıkları parayı harcamak amacı ile motosikletleriyle Amerika’da gezinen iki hippinin, Wyatt ve Billy’nin öyküsü anlatılmaktadır. Film atmosferini, Jack Kerauc’un “Yolda” isimli romanından almış olsa da şimdi bir sinema yapıtı olarak romandan bağımsız, tek başına külttür.

Film öncelikle bir sosyal anlayışı ve bilinen yanlışları ortaya koyar. “Sözde Özgürlükler” ülkesi Amerika’da iki genç motorlarına atlayarak yanlarına aldıkları biraz esrar ile gezmektedir. Hikâyenin temeline baktığınızda bu kadar basit ve sadedir. Aslında, yaşananlarda bu denli sade ve yalındır. Ancak sözde özgürlükler ülkesi olan Amerika, lans edildiğinin aksine bu tarz özgürlüklere evet diyebilmiş değildir. New York’ta ve Los Angeles’ta durumlar farklı olsa da geri kalan Amerika başlı başına bir karanlıktadır. İşte modern dünyanın Rönesans noktası şeklinde gösterilen Amerika, aslında ortaçağ karanlığından başka bir şey yaşamamaktadır. Ki karakterlerimiz motorlarına atlayıp geziye çıkmaya başladıklarında da bunu bir yumruk yemişçesine anlarız. Zira hoşgörüden, anlayıştan veyahut özgürlükten eser yoktur. Sadece giysilerinden dolayı bile, insanlar tarafından linç edilmişe döndürülürler. Ve filmin sonu da herhalde tüm bunları en güzel gösteren noktadır. Batı her türlü oryantalist hareketi bir yobazlık, bir gerilik, bir canilikle yaftalarken, kendi; başlı başına bir ölüm makinesidir. Hem de özgür seslerini ortadan kaldıran…

İşte, bu kendi sınırları içerisinde bile farklılıkları ve özgürlükleri kaldıramayan bir ülkenin insanları arasında çiçekler açmaya başlamıştır. Tıpkı bu filmi kotaran çocuklar(sonradan sinemanın üstatları haline gelecektir.) gibi. Çiçek Çocuklarından bahsediyorum. Dönemin özgür ruhundan. Kapitalist ve Emperyalist düzenin ortasında yeşerip, düzene tek başlarına karşı durabilme, sanat ve güzelliklerle hayatı güzelleştirmeye çalışan çocuklardan, çiçeklerden. Bu jenerasyonun ülkelerinde gördükleri, anti-özgürlükçü mantaliteyi değiştirme arzusu ve çabası bu filmi oluşturan en temel etkendir. Bu özelliği ile bir dönemsel prototip de ortaya koyar. Bu filmden sonra gerçekleştirilen “Midnight Cowboy” ve “Alice’s Restaurant” gibi filmlerde bu anlayışa sahip ilk eleştirel filmler olarak tarihe geçer.

Filmin Marquez edebiyatı gibi düşsel bir şekilde gerçekliği çok net olarak verdiğinin acı kanıtı da şudur ki; o dönem Ameika’nın güney ve batı yerlerinde film gösterildikten sonra seyirci, filmin sonunda ki katil köylüleri alkışlamıştır. Böylelikle film kendi kendinin sağlamasını yapmıştır. Filmin bir “sex, drugs and rock’n roll” filmi olmadığı, filmin toplumsal ve dönemsel bir eleştiri yaparak sosyal psikolojiyi ortaya koyduğu ise ancak dönemin entelektüelleri tarafından algılanabilmiştir. Yoksa sürekli kişisel özgürlüklerden bahseden ve hümanizm çerçevesinden bakarak saatlerce vaaz verip inandıklarının bu olduğunu iddia eden insanlar algılayamamıştır. İnsanların bir araya gelip temel korkularını ve ihtiyaçlarını karşılamak adına sistemler ve örgütler kurup kendilerini düzene feda etmelerini, film eleştirel bir yaklaşımla beraber; özgürlükle karşılamış olsa da, ne yazık ki düzenin oyuncağı olmuş insanlar düşünmeyip; kendilerince rezil olan bu filmi saygıyla karşılayamamışlardır. Bu insanlar (halk) o kadar düzene alışmış ve kanıksamış, sundurulmuşlardır ki kendilerinden farklı olan her şeyi tehdit olarak algılayıp, yok etme arzusuna düşmüşlerdir. Film başından sonuna bunu çok güzel bir biçimde göstermiştir.

Dönemin sinema sektörü içerisinde filmin yapım sürecine baktığımızda da bir mücadele görürüz. 60’lı yıllar Amerika’da sinemaya Hollywood’un hakim olduğu, ülkede Avrupa sineması için bile yer bulunmadığı, insanlara fabrika üretimi filmlerin dayatıldığı yıllardı. Easy Rider ise bunu reddetmiş ve stüdyolara tıkılı kalıp yapımcı mantığıyla üretilmekten kurtulup dışarıda kotarılmıştır. Ancak düzen içerisinde filmin sonu da, film karakterlerimizin sonu gibi olmuş Hollywood dar görüşlü yapımcı, prodüktörleri tarafından vurulmuştur. Filmin tüm Hollywood düzenini reddedip dışarıya çıkması ve gerçeğe ayna tutması ile İtalyan Yeni Gerçekçiliğine benzediğini söyleyebiliriz. Sinemaya bir metamorfoz kazandırma amacı gütmüş, bunu çok sonraları başarmış olsa da amacına ulaşmıştır. Amerikan Bağımsız Sinemasının başlangıcında önemli bir rol oynamış ve yapımcılara düşük bütçe ile dışarıda da film çekilebileceğini göstermiştir. Hiçbir otoriteye bağlanmayan ve direkt tekeli tanımayan film karakterlerimiz gibi filmde hiçbir otoriteye boyun eğmemiştir. Bunun yanında dönemin Fransız Yeni Dalga akımının sinemasal, estetiksel özgürlüğüne de kayıtsız kalamamış, filmde Yeni Dalgadan öykündüğü çok belli olan geçişlere ve sahne çekimlerine yer vermiştir.

Böylelikle sinema çok önemli bir filme sahip olmuş, azınlık psikolojini ve Goldingvari bir canileşmeyi çok iyi bir biçimde aktarabilmiştir. Ona engel her şeye rağmen varolmuş, varoluşçu yaklaşımı kaybetmeyi kabul etmeden iyi bir film olarak, kendinden sonrakileri de fazlasıyla etkileyerek sinemada yerini almıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder