11 Nisan 2012 Çarşamba

O THİASOS (1975) – (Kumpanya) / Theo Angelopoulos



Theo Angelopoulos, sadece Yunan Sinemasının değil, dünya sinemasının yaşayan en büyük yönetmenlerinden biriydi. Ancak, 24 Ocak 2012’de çekimlerine devam ettiği son filmi “Öteki Deniz”in setinde, bir polis aracının kendisine çarpması ile bu hayattan ayrıldı. Plan-sekans’ın büyük şair yönetmeni ve dev sanatçı aramızdan ayrıldı. Bu vesile ile İstanbul Film Festivalinde Angelopoulos’a olan saygıyı göstermek amacı ile uzun zamandır sinemalarda ve festivallerde gösterilmemiş olan “Kumpanya” filmi getirildi. Dört saatlik bu başyapıt sadece bir film olarak değil, destansı anlatımı ile de bizi büyüledi.

Angelopoulos, 1970’de ilk filmi “Anaparatasi”(Yeniden Canlandırma)’i çekiyor ve sonrasında bir üçlemeye başlayacağını duyuruyor. Yıllardır yazılı olarak hazırladığı bu üçlemenin ismini de “Tarih Üçlemesi” koyuyor. İlk film “Meres Tou 36”(36 Günleri) 1972’de gösteriliyor ve o dönemki yurt dışı sinema izleyici tarafından çok fazla ilgi görmese de dönemin Yunan eleştirmenleri tarafından tam not alıyor. Sonrasında ise çalışmalarını üçlemenin ikinci filmi olan “O Thiasos”(Kumpanya)’a yönlendiriyor. Ve üç senelik bir çalışmanın sonucunda, hem yönetmen hem senarist olarak 235 dakikalık bu görkemli yapıtını tamamlıyor ve film 1975 yılı Berlin Film Festivalinde gösterimini yapıyor be büyük yankılar uyandırıyor. Hem Angelopoulos’un hem de onun muhteşem sinema anlayışının dünya seyircileri ile buluşmasını sağlayan bu film oluyor.

Epik sinemanın en yetkin örneği sayılabilecek bu filme daha yakından bakacak olursak filmin konusu şöyledir: Gezici bir tiyatro kumpanyası, 1939 ile 1952 tarihleri arasını kapsayacak uzun bir Yunanistan turnesine çıkmıştır. Uğradıkları her kasaba, köy ve ada’da “Çoban Kızı Gorfo” adlı kırsal oyunu sergilemektedirler. Bu sırada kendi hayatlarında yaşadıkları bazı olaylar ise (kumpanya içi ilişkileri) Yunan trajedilerinden olan Oresteia’ı andırır. Bu tiyatro eseri gezici kumpanya tarafından ülkenin dört bir yanına taşınırken, Yunanistan’ın 1939 ile 1952 yılları arasında, yaşamış olduğu siyasi ve politik olaylarda genel atmosferi oluşturur. Film tarihi olarak bakıldığında birçok “Çağdaş Yunan Tarihi” olayını kapsar. Bunlar: Metaxas Diktatörlüğü, İtalyanlarla savaş, Almanların Nazi İşgali, Sağ ve Sol Yunan Güçleri arasında yaşanan Yunan İç Savaşı ve Yunan politikasına İngiliz ve Amerikanların müdahaleleri filmin karakteri olan Kumpanya’nın yanında, ikinci karakter olarak yer almaktadır.

Filmin, ilkin anlaşılmasının çok kolay olmadığını söylemek zorundayım. Yakın Yunan Tarihi konusunda çokta açık olmayan çok fazla olay yaşandığı için oldukça anlaşılmaz olabiliyor bazı noktalarda. Ve filmi anlaşılmaz kılan diğer nokta ise Brechtvari bir anlatım sergilemiş olması. Yani film çok fazla atlamaya sahip. Mesela hikâye filmin başında 1952 yılında Yunan İç Savaşının son bulduğu yıllarda başlarken, bir anda herhangi bir bilgi vermeden 1939’lu Alman İşgalinin olduğu yıllara dönüyor. Film boyunca bu atlamalı anlatım devam ediyor. 39 ve 52 yılları arasında kendi mantığınca geziniyor ve siz bazılarını fark edemiyor bile olabiliyorsunuz. Film bu noktada algıyı zorluyor ve öncesinde bir bilgilendirme olmadan izlemeyi imkânsız kılıyor.

İşte, Kumpanyamız tüm bu siyasal karmaşanın ortasında gösterilerini sergilemek için serüvenlerine devam ederler, ancak gittikleri her yerde oyunları değişmez bir şekilde ya açılan ateşlerle, ya cinayet ve tutuklamalarla ya da bir hava bombardımanı ile kesintiye uğrar. Ülkenin her gittikleri köşesinde açlık, ölüm, zulüm ve göç ile karşılaşırlar. Zaman zaman müttefik askerleri tarafından el konulup onları eğlendirmeleri istenilir, emredilir. Bazense dağlarda saklanan partizanlar tarafından, aynı ülkenin vatandaşı oldukları insanlar tarafından yıpratılırlar. Ama onlar bıkmadan, yılmadan her kasaba ve köyde gösterilerini sürdürmeye çalışmaya devam ederler. Adeta onlar kendi ülkelerinin tarihinin dahil izleyicileri olmak zorunda bırakılmış karakterler gibidirler.

Tüm bunlar olurken, kumpanyadaki oyunculardan genç bir kadın, babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesinden intikam almak için yollar aramaktadır. Amacına ulaşması için ona direnişçi olan erkek kardeşi yardımcı olacaktır. Bu hikâye ise ana öykü ile paralel giden yan hikâyedir. Ve daha öncede bahsettiğimiz gibi, klasik yunan trajedilerinden biri olan Oresteia’ı andırır. Bu andırma olabildiğinde alegorik bir şekilde verilmiştir. Çağdaş yunan trajedisinin, klasik yunan trajedisine karışımını fark etmeden izler gideriz.

Angelopoulos bize iç içe geçmiş bir şekilde bu hikâyeleri ve dönemin politik ortamını aktarırken uzun plan-sekanslardan ve uzun planlardan yararlanılır. Daha üçüncü filmi olmasına rağmen, plan-sekansın şairi, kendini, sanatını ve algılayışını filme yazmıştır. Sinemanın belli açılardan mükemmel olan yönetmenlerinin arasına adını yazdıracağını bu filmde göstermiştir. Dört saatlik bir filmden bahsediyorsak ve hayatın zaman akışının, bir filme aktarılması söz konusu ile bunu ancak Angelopoulos yapabilirdi ki yapmışta. Dört saatlik bu dev yapımı izlerken bazen kendinizi Yunan İç Savaşında ya da Alman İşgalinde bir köşeden izleyen bir çift göz sanıyorsunuz. Kamera ve anlatım, gerçekliğe bu denli yaklaşıyor. Yoksa Amerikan aksiyon, savaş ve epik filmlerinin hızlı temposu ve kurgusu burada da olamaz mıydı, olurdu elbet. Peki, gerçek hayatta bu olayın ritmi, temposu, hızı nedir diye soruyor muyuz kendimize? Böyle bir atmosferin ağırlığı nedir? Bir nesilin darbeler ve işgaller altında kalışının. O yüzden filmde ki plan-sekanslar tam yerinde ve gerekliliğinde kullanılmış olduğunu düşünüyorum ben.

Kumpanya her şeyden öte, bir direniş portresi sunuyor bize. Bu öyle bir portre ki direnişin sonunun yenilgi olduğunu da görüyorsunuz en başından. Film adeta, Da Vinci’nin ünlü tablosu “Mona Lisa” gibi. Hem ağlayan, hem gülen “Mona Lisa” gibi, filmde de Kumpanya ve Yunan Halkı hem direniyor, hem de bir yandan kaybediyor. Angelopoulos’un Kumpanya için bir cümlelik yorumu belki de birçok şeyi özetleyen mükemmel bir enstantane. Şöyle demiş üstat Kumpanya hakkında: Biri açık, diğeri örtük diktatörlük arasında ki yol… Büyük yönetmen bu yorumu yaparken, filmin merkezine Metaxas diktatörlüğüne karşı olup İkinci Dünya Savaşında yer alan, Alman İşgaline karşı Ulusal Halk Kurtuluş Ordusuyla anti-faşist mücadeleyi sürdüren ve sonrasında Yunan Ordusu ile İngiliz güçlere karşı dağa çıkan dönemin komünistlerini koymuştur. Ve filmde bu komünistleri temsil edecek biri mutlaka hikâye içerisinde tutulmuş, hikâyeden insanlar sürülse bile, fikren komünizm sürülmemiştir. Filmin siyasal zeminine baktığımızda ilkin göreceklerimiz bunlardır.

Kumpanyanın hep başka bir nedenden dolayı bitiremediği Çoban Kızı Golfo oyunu hem 20.yy’ın başından itibaren büyük çalkantılarla dolu Yunan Tarihinin ilelebet böyle sürüklenip gideceğine dair bir gönderme; hem de sıradan insanların kişisel siyasi isteklerinin oyunla çatıştığının farkında olmadıklarını veyahut yaşamak için umursamadıklarını göstermektedir.

Angelopoulos’un bu başyapıtında bir çift göz olmak adına izlenilmesi şarttır. Sinemanın ne denli anlatıcı, yol gösterici ve olabildiğine estetik bir sanat olabileceğinin açık bir kanıtıdır Kumpanya. Film boyunca Kumpanya’dan dinlenilen Loukianos Kilaidonis’in muhteşem müziklerinden bahsetmiyorum bile. Hem görsel, hem de işitsel bir şölenin dört saatlik yorumu…



29 Mart 2012 Perşembe

Murat Renay - "Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim"


O SİZİN BİLDİĞİNİZ ERKEKLERDEN DEĞİL!



Türkiye’de eşcinsellik hala tercih midir, yönelim midir soruları içerisinde kapalı – gizli tartışıladursun, sanat alanında “sözde(!)” yardıran sanatçılarımız sanatını bu alanda konuşturmasın; hala ilk günkü yerde bekleme konusunda hem medyada hem de diğer mecralarda neredeyse bir mücadele versin bakalım ama birileri yolunu aldı da gitti bile. Kimden bahsediyorum: İkinci kitabı ile hikâyesine devam eden Murat Renay’dan bahsediyorum elbette. “Söylenmeyen” adlı ilk kitabı ile bize pek alışkın olmadığımız bir şeyi yaşatmış ve Türkiyeli bir eşcinselin hikâyesini, yani kendi hikâyesini; ne ajitasyona kaçarak ne de gerçeklikten uzak bir entelektüel duruş sergileyerek anlatmıştı. Şimdi ise hikâyesine kaldığı yerden “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” adlı kitabı ile devam ediyor. Ülkemizde Lgbt(Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transeksüel-Travesti) içerikli kitap sayısı bir elin parmağını geçmemekte ne yazık ki… Şöyle düşündüğümüzde Duygu Asena’nın feminist bir kalemle ele aldığı “Paramparça”, Ayşe Kulin’in gerçeklikten ve eşcinsellikle empati kurmaktan uzak “Gizli Anların Yolcusu”, Küçük İskender’in bazı göndermeli anekdotları ya da Mehmet Murat Somer’in travesti ve transseksüel karakterli polisiye kurmacaları dışında direkt akla gelen ne yazık ki yazınsal eserimiz yok. Özellikle anı ve günlük türlerinde hiç yok-tu. Ta ki Murat Renay ilk kitabını, ardından da “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim”i yazana kadar.

Murat Renay, 34 yaşında, İstanbul’da yaşayan, üniversitede Sinema ve Televizyon okumuş ancak şimdi eğitimini aldığı sektörde değil başka sektörlerde çalışan ve hayatına devam eden bir insan. İçimizden biri ve bir eşcinsel. O eline kalemini ya da bilgisayarını aldı ve şimdiye kadar yapılmayanı yaptı, söylenmeyeni söyledi. Bir şekilde ilk kitabı “Söylenmeyen” elime geçtiğinde oldukça keyifle okumuş ve çok memnun olmuştum. İlk kitaptan sonra ne yapacak ne söyleyecek, söylenmeyen neyi dile getirecek diye beklerken “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” çıktı. Kitap Goa Yayınlarından çıktı ve daha çokta olmadı. Hala bazı kitapçılarda “Yeni Çıkanlar” raflarından temin edilebilecek kadar yeni anlayacağınız. Kitap için okuduğum eleştirilere bakarak öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Murat Renay elbette bir Proust, Coetzee, Auster ya da Woolf değil. Salt edebiyatla karşılaşmayacaksınız; o yüzden beklentiniz bu yönde olmasın. Zaman değişiyor ve sosyal medya sayesinde içimizden insanlarda kitaplarını yayınlamaya başladı. Özellikle Pucca’nın patlamasının ardından bu tarz eserlere farklı bir yaklaşımla ve daha insaflı bir edebiyat çerçevesinden bakılmaya başlandı. Murat Renay’da illa bu tarz eleştirilerden nasibini alacaksa, edebi olarak bakmak gerekmediğinin, gerçekliğin kendisini anlatan ve belge niteliği taşıyan bir kitap yazdığını bilmemiz gerekiyor ki insafımızı kaybetmeyelim. Adalet Ağaoğlu ya da ne bileyim Orhan Pamuk hala bir yerlerde yazıyor, bu tarz karşılaştırmalara gidip üzümü yemek adına değil, bağcıyı dövmek adına hareket etmeyelim diyorum.

Kitaba gelirsek, Renay bu kitabında hayatına kaldığı yerden devam ediyor. İlk kitap anı- günlük şeklindeydi, yazar yine bu özelliği korumuş ve kitabı anı-günlük türünde ele almış. Öyle ki, tarihleri bile not etmiş. İşten kovulması ile başlayan, yurt dışı seyahati ile süslenen ve ailesi ile ilişkisini de içeren kitap, ayrıca ilk kitap “Söylenmeyen”in de oluşumunu gözler önüne seriyor. Zira ilk kitabı nasıl yazmaya karar verdiği ve süreci nasıl tamamladığına dair çok bölüm bulunmakta kitapta. Bu özelliği ile kitap yazmak isteyip, bir türlü nereden başlayacağını bilemeyen bireylere de yol gösteriyor.

Kitabın ise bence en önemli özelliği bir eşcinselin gözünden denemelere tekabül etmesi. Ayrı ayrı baktığımızda ve bir tümevarım içerisinde ele aldığımızda Renay kitabında askerlik, ölüm, eşcinsellik olgusu, Türkiye’de eşcinsellik, sosyal medya, homofobiklik ve daha birçok olguya çoğunluğun aksine eşcinsel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Ben bunları okurken küçük ve naif denemeler okuyormuşum hissiyatına kapıldım. Ve ilk kitapla birlikte bu kitabı da okuduğunuz zaman Türkiye’de eşcinsel olmak üzerine oldukça keyifle yazılmış ama temelinde derdini anlatan bir yazın okumuş oluyorsunuz. Çoğunluğun aksine terbiyesiz, ahlaksız, sapık, yanlış damgası vurulan eşcinsellerin aslında pekte öyle olmadıklarını anlıyorsunuz. Ancak ben şundan şüpheliyim, ne güzel ki Murat Renay bunları bu şekilde anlatabiliyor ama bu kitabı alıp okuyacak aşamaya gelemeyecek derece homofobikler için ne yapılacak, onlar nasıl içlerinde ki bu kötücül duygudan kurtulabilecekler onu bilmiyorum. Bu kitabı ilk kitaptan ayıran en önemli nokta ise Renay’ın kendine gelen okur mektuplarından paylaşımlarda bulunması. Bir bakıyorsunuz, sadece İstanbul’da ki değil; İzmir’de ki, Adana’da ki, Muğla’da ki hikâyelere de konuk buluyorsunuz kendinizi. Ve tüm bunları gerçekliğin ta kendisi olarak okuyorsunuz. Herkeste aynı etkiyi bırakmış mıdır bilmiyorum ancak kitap bu noktalarda anlatıcı özelliğinin yanında, sorgulatıcı bir özellik kazanıyor ve vicdani bir yük bindiriyor omuzlarınıza. Böylelikle yazar, herkeste olmasa bile inanıyorum ki, kitabı okuyan bazı insanların yargılarında deşikliklere sebep oluyor. (Umuyorum.) Ayrıca aklıma geldi en mantıklı ve gerçek “İncir Reçeli” film eleştirisini de bu kitapta bulduğumu söylemeliyim.

Murat Renay, böylelikle hayatının 7–8 ayını bize, samimi bir şekilde yer yer anlatısını renklendirerek aktarıyor. İçimizden birinin öyküsünü… Ben, siz olun, bu adamın yazdıklarına kayıtsız kalmayın ve alıp okuyun diyorum. Hem kafanızı bir şeylerden uzaklaştırmış hem de belki göremediğiniz bir şeyleri görebilmiş olursunuz diye düşünüyorum. Dedim ya içimizden birinin hikâyesi ama unutmayın bu arada o öyle sizin bildiğiniz bir erkeğin hikâyesi değil…

28 Mart 2012 Çarşamba

EASY RİDER (1969)



Easy Rider 1969 yapımı, yönetmenliğini Dennis Hopper’ın yaptığı, başrollerini Dennis Hopper, Peter Fonda ve Jack Nicholson’un paylaştığı önemli bir filmdir. Yapıldığı dönem ve koşulları gereğince, dönemini yansıtan ve o kuşağın sözcüsü olan “ilk film” olma özelliğini göstermesi; Easy Rider’ı sinema tarihinde yeri doldurulamayacak bir noktaya koymuştur.

Filmde uyuşturucu satışından kazandıkları parayı harcamak amacı ile motosikletleriyle Amerika’da gezinen iki hippinin, Wyatt ve Billy’nin öyküsü anlatılmaktadır. Film atmosferini, Jack Kerauc’un “Yolda” isimli romanından almış olsa da şimdi bir sinema yapıtı olarak romandan bağımsız, tek başına külttür.

Film öncelikle bir sosyal anlayışı ve bilinen yanlışları ortaya koyar. “Sözde Özgürlükler” ülkesi Amerika’da iki genç motorlarına atlayarak yanlarına aldıkları biraz esrar ile gezmektedir. Hikâyenin temeline baktığınızda bu kadar basit ve sadedir. Aslında, yaşananlarda bu denli sade ve yalındır. Ancak sözde özgürlükler ülkesi olan Amerika, lans edildiğinin aksine bu tarz özgürlüklere evet diyebilmiş değildir. New York’ta ve Los Angeles’ta durumlar farklı olsa da geri kalan Amerika başlı başına bir karanlıktadır. İşte modern dünyanın Rönesans noktası şeklinde gösterilen Amerika, aslında ortaçağ karanlığından başka bir şey yaşamamaktadır. Ki karakterlerimiz motorlarına atlayıp geziye çıkmaya başladıklarında da bunu bir yumruk yemişçesine anlarız. Zira hoşgörüden, anlayıştan veyahut özgürlükten eser yoktur. Sadece giysilerinden dolayı bile, insanlar tarafından linç edilmişe döndürülürler. Ve filmin sonu da herhalde tüm bunları en güzel gösteren noktadır. Batı her türlü oryantalist hareketi bir yobazlık, bir gerilik, bir canilikle yaftalarken, kendi; başlı başına bir ölüm makinesidir. Hem de özgür seslerini ortadan kaldıran…

İşte, bu kendi sınırları içerisinde bile farklılıkları ve özgürlükleri kaldıramayan bir ülkenin insanları arasında çiçekler açmaya başlamıştır. Tıpkı bu filmi kotaran çocuklar(sonradan sinemanın üstatları haline gelecektir.) gibi. Çiçek Çocuklarından bahsediyorum. Dönemin özgür ruhundan. Kapitalist ve Emperyalist düzenin ortasında yeşerip, düzene tek başlarına karşı durabilme, sanat ve güzelliklerle hayatı güzelleştirmeye çalışan çocuklardan, çiçeklerden. Bu jenerasyonun ülkelerinde gördükleri, anti-özgürlükçü mantaliteyi değiştirme arzusu ve çabası bu filmi oluşturan en temel etkendir. Bu özelliği ile bir dönemsel prototip de ortaya koyar. Bu filmden sonra gerçekleştirilen “Midnight Cowboy” ve “Alice’s Restaurant” gibi filmlerde bu anlayışa sahip ilk eleştirel filmler olarak tarihe geçer.

Filmin Marquez edebiyatı gibi düşsel bir şekilde gerçekliği çok net olarak verdiğinin acı kanıtı da şudur ki; o dönem Ameika’nın güney ve batı yerlerinde film gösterildikten sonra seyirci, filmin sonunda ki katil köylüleri alkışlamıştır. Böylelikle film kendi kendinin sağlamasını yapmıştır. Filmin bir “sex, drugs and rock’n roll” filmi olmadığı, filmin toplumsal ve dönemsel bir eleştiri yaparak sosyal psikolojiyi ortaya koyduğu ise ancak dönemin entelektüelleri tarafından algılanabilmiştir. Yoksa sürekli kişisel özgürlüklerden bahseden ve hümanizm çerçevesinden bakarak saatlerce vaaz verip inandıklarının bu olduğunu iddia eden insanlar algılayamamıştır. İnsanların bir araya gelip temel korkularını ve ihtiyaçlarını karşılamak adına sistemler ve örgütler kurup kendilerini düzene feda etmelerini, film eleştirel bir yaklaşımla beraber; özgürlükle karşılamış olsa da, ne yazık ki düzenin oyuncağı olmuş insanlar düşünmeyip; kendilerince rezil olan bu filmi saygıyla karşılayamamışlardır. Bu insanlar (halk) o kadar düzene alışmış ve kanıksamış, sundurulmuşlardır ki kendilerinden farklı olan her şeyi tehdit olarak algılayıp, yok etme arzusuna düşmüşlerdir. Film başından sonuna bunu çok güzel bir biçimde göstermiştir.

Dönemin sinema sektörü içerisinde filmin yapım sürecine baktığımızda da bir mücadele görürüz. 60’lı yıllar Amerika’da sinemaya Hollywood’un hakim olduğu, ülkede Avrupa sineması için bile yer bulunmadığı, insanlara fabrika üretimi filmlerin dayatıldığı yıllardı. Easy Rider ise bunu reddetmiş ve stüdyolara tıkılı kalıp yapımcı mantığıyla üretilmekten kurtulup dışarıda kotarılmıştır. Ancak düzen içerisinde filmin sonu da, film karakterlerimizin sonu gibi olmuş Hollywood dar görüşlü yapımcı, prodüktörleri tarafından vurulmuştur. Filmin tüm Hollywood düzenini reddedip dışarıya çıkması ve gerçeğe ayna tutması ile İtalyan Yeni Gerçekçiliğine benzediğini söyleyebiliriz. Sinemaya bir metamorfoz kazandırma amacı gütmüş, bunu çok sonraları başarmış olsa da amacına ulaşmıştır. Amerikan Bağımsız Sinemasının başlangıcında önemli bir rol oynamış ve yapımcılara düşük bütçe ile dışarıda da film çekilebileceğini göstermiştir. Hiçbir otoriteye bağlanmayan ve direkt tekeli tanımayan film karakterlerimiz gibi filmde hiçbir otoriteye boyun eğmemiştir. Bunun yanında dönemin Fransız Yeni Dalga akımının sinemasal, estetiksel özgürlüğüne de kayıtsız kalamamış, filmde Yeni Dalgadan öykündüğü çok belli olan geçişlere ve sahne çekimlerine yer vermiştir.

Böylelikle sinema çok önemli bir filme sahip olmuş, azınlık psikolojini ve Goldingvari bir canileşmeyi çok iyi bir biçimde aktarabilmiştir. Ona engel her şeye rağmen varolmuş, varoluşçu yaklaşımı kaybetmeyi kabul etmeden iyi bir film olarak, kendinden sonrakileri de fazlasıyla etkileyerek sinemada yerini almıştır.

“Bir Avuç Şarkı” ile Geri Döndü




Türkiye şarkılarıyla kendini anlatan kadınların çoğunlukta olduğu bir ülke değil ne yazık ki… Özellikle söz konusu müzik, alternatif ve rock müzikse. Fantezi, pop ve arabeskte tutunmuş çok iyi kadın şarkı sözü yazarları – bestecileri mevcut. (Bu konu tartışma konusu kabul edilse de.) Baktığımızda Sezen Aksu, Deniz Seki, Nazan Öncel, Gülşen gibi birçok kadın kendilerini anlatmak için beste yapma yolunu seçen şarkıcılar. Fakat mevzu alternatif ve rock müziğe geldiğinde konu biraz karışıyor. Türkiye’de son yıllarda yükselişe geçen rock müzikte, kadınlar nicelik olarak az olsalar da, nitelik olarak hep en üstlerde olabilecek işlere imza attılar. Hiçbirisi kendi özgünlüğünden bir şey kaybetmedi, aksine çıktığından bu yana kendini geliştirdi. Kuşkusuz bu mecranın en önemli ve başarılı ismi Şebnem Ferah. Şebnem Ferah ilk albümünden bu yana kendini en dürüst anlatan müzisyenlerden biri oldu. Keza bestelerinin söz ve müzik açısından gücü, işindeki titizliği ve kendini asla tekrar etmemesi onu herkesi gölgede bırakacak kadar yüceltti. Bu Şebnem Ferah’ı sadece rock müzikte değil, bütün müziklerinde yanında hep zirvede kıldı. Türkiye’de hiçbir alanda, ilk çıktığı günden beri, böyle bir istikrarla zirvede kalabilmiş çok müzisyen yoktur. Şebnem Ferah’ı bir köşede bırakırsak, geçmişten bu yana Özlem Tekin, sonraları Aylin Aslım, Aslı Gökyokuş, Pamela Spence; çok sonraları ise Özge Fışkın, Ceylan Ertem, Melis Danişmend gibileri şarkıları ile kendini anlatabilen kadın müzisyenler olarak yerlerini aldılar. Ancak bu yolda Özge güçlü vokali ve yetkin sahne performansıyla kendine iyi bir yer edindi. Onu Ankaralı dinleyiciler ve bazı müzisyen çevreleri zaten tanımaktaydı, özellikle Sertab Erener’in arkasında hem vokal, hem de dansıyla Eurovision’da yer alıp, ödülleri ile geri döndüklerinde dikkatler üzerinde toplandı. Ancak o titiz bir çalışmanın sonucunda 2007 yılında “Kilitler” adlı albümüyle piyasaya adımını attı ve ilk kez “Özge Fışkın” olarak kendini gösterdi.

“Kilitler”, Bıraktım klibi ile ilk tanıtımını yaptığında, yeni bir Şebnem Ferah mı geliyor soruları soruldu. Zira Özge’nin vokali ve tarzı, akıllara direkt Şebnem Ferah’ı getiriyordu. Ancak o bunu bir eleştiri olarak değil bir övgü olarak algıladı ve yoluna devam etti. Albüm sindirildikten sonra damaklarda mükemmel bir tat bırakmıştı. Kilitler içindeki on şarkıyla gönülleri fethetmişti. Ve Özge albümün geneline hakim söz ve besteleri ile kendini auteur şarkılar listesine aldırmış ve vokaliyle, duruşuyla, şarkılarıyla piyasada farkını ortaya koymuştu. Bu albümden sonra kendini her Çarşamba gecesi Hayal Kahvesinde sabahlara kadar bıkmadan usanmadan dinlemekte bize farz olmuştu. Ara ara sahneye çıkan ve onunla düet yapan Şebnem Ferah’ta tuz biber olmuştu her seferinde. Sonraları Redd’e, Cem Adrian’a, Sertab Erener’e ve Demir Demirkan’a eşlikleriyle de göz doldurmuş, kulağımızın pasını silmişti.

İşte 2007’de Kilitler’in çıkmasından bir süre sonra yeni bir şeyler dinlemek için sabırsızlanmaya başladık. Hasret kalmıştık ve yeni bir albüm bekliyorduk. Tam beklemekten onu, bir şekilde unutuyorduk ki; o kendini hatırlatıp sabırsızlığımızı arttırıyordu. En son “Doya Doya” adlı şarkıda ki eşliği ile mest olmuştuk ki, yeni albümün bittiği ve yakında çıkacağı haberini aldık. Kudurduk elbet. Bu kadar bekleme ve kudurma, beklentilerimizi de yükseltmişti. Bu kadar seneden sonra dolu dolu bir albüm bekliyorduk, bu kadarı da hakkımız diye düşünüyorduk. Ve bu kadar hasretten sonra Şubat ayının sonu Özge’nin yeni albümü elimize geçti.


Bir Avuç Fotoğraf…

İşte bu fellik fellik beklediğimiz albüm “Bir Avuç Fotoğraf”a gelirsek, söylenecek şeyler mevcut ancak söylenmek istenen şeylerle aynı değil. “Kilitler” Özge’nin Cenk Eroğlu ile el ele verip kotardığı iyi bir ilk albüm olma özelliği taşıyordu. Muhtemelen Özge’nin yaratmak istediği rock kimliğine de oldukça uygundu. Ait olduğunu hissettiği şeyi yapıyordu ve bizde onun ait olduğuna inandığımız şeylere gerçekten inanıp, seviyorduk. İlk albümde Özge neredeyse bütün şarkılarda Cenk Eroğlu ile birlikte söz yazarı ve besteci olarak bulunuyordu. “Kilitler” Özge Fışkın ve Cenk Eroğlu işbirliğinin mükemmel eseri olarak kulaklarımızdaydı. Yeni albümü kaydettiğini duyduğumuzda kuşkusuz Özge yine Cenk Eroğlu ile çalışacak, kemik kitlesi haline getirebileceğine inandığım insanlardan vazgeçmeyecektir diye düşünmüştüm. Ama “Bir Avuç Fotoğraf”ın prodüktörlüğünü Demir Demirkan’ın üstlendiğini duyduğumda oldukça şaşırdım. Ancak Demir’le Özge’nin beraber kotardıkları “Doya Doya” şarkısı bana iyi bir albüm geleceğini söylüyordu. Ya da ben öyle inanmak istiyordum…

Nihayetinde albüm elime geçtiğinde tam anlamı ile bir fikir sahibi olabildim. Albüm öncelikle o kadar uzun bir aradan sonra oluşan beklentiyi karşılayamayacak sayıda şarkı ile önümüzdeydi. Albüm dokuz şarkıdan oluşmakta. Bir şarkıda cover. Bunu dert etmeyip albümü dinlemeye başladığımda beni ilk olarak Pinhani grubundan tanıdığımız Sinan Kaynakçı’nın sözlerini yazdığı “Aşk Bir numara Büyük” adlı şarkı karşıladı. Şarkı mükemmel altyapısı ile kulak kamaştırıyor olsa da, bir şeyler eksik kalmış hissi uyandırıyor. Ve Sinan Kaynakçı’nın kendi albümleri için yazdığı şarkılar ya da Sertab Erener’e verdiği şarkı yanında çokta vasat kalıyor. Demir Demirkan bestesi de cabası. Ardından ise Özge’nin yetkin yorumunu gösteren ancak yine içerik ve ifade yönünden oldukça eksik “Söyle” şarkısı yerini alıyor. Tam moral bozulmuşken ve albüm değerini yitirirken albümün baş tacı şarkılarından olabileceğine inandığım muhteşem şarkı çalmaya başlıyor. “Kıymetini Bilmediyse”. Bu duygu dolu ve Özge dolu şarkı geçer geçmez, albüme ismini veren “Bir Avuç Fotoğraf” çalıyor. Albüme isim veren şarkılar hep büyük beklenti oluştururlar ve o ilk intibada albümü özetlemesi ve çarpıp geçmesi beklenendir. Fakat şarkı çalarken bunun yanına yaklaşamayacağını fark ediyorsunuz. Sanki Özge’ye ait değilmiş gibi geliyor. Sanki böyle söylenmemeli, bir değişik olmalı gibi. Yalnız şarkı olarak kötü değil elbette. Fena şarkıda değil aslında. Özge’de çok güzel okumuş ama bazen bir şeyi dinler, izler, okurken bir şey eksik dersiniz ya o hissiyatı geçiriyor insana. Özge’nin sahnede ki bitmez bilmez enerjisini albümde görememenin burukluğu yaşanıyor. Sonrasında ise Yeni Türkü’den yıllardır dinlediğimiz “Yağmurun Elleri” Özge ile yeniden hayat buluyor. Neden bu şarkı diye soruyor insan, ister istemez. Şarkı Özge ile yeniden şekillenmemiş, sadece çok güzel bir şekilde yorumlanmış oluyor çünkü. Hâlbuki Üç Hürel’in tribüte albümünde Özge’nin okumuş olduğu “Gece” öyle miydi? Bize bambaşka bir şarkı ve çok daha yoğun bir hissiyat vermiş ve gitmişti. İnsan en azından böyle bir beklentinin karşılanmasını bekliyor. Ardından “Boşverdim” onun sonrasında da “Ayna” geliyor. Bu şarkılarla albümün temposu değişmiyor ve albüme tam anlamı ile uygun şarkılar dinlenilmiş oluyor. Sonrası ise albümün en iyi iki şarkısı geliyor. “Leyla ile Mecnun” ve “Zaman”. Bu şarkıları dinlerken ilk albümden aşina olduğumuz Özge Fışkın’ı dinliyormuş hissiyatına kapılıyoruz. Bu iki şarkının Özge’ye ait olması ise tesadüf müdür bilemem. Ama bir şey anlatan, bunu da en samimi haliyle yapan küçük kadın bir anda yerini alıyor. Ve albümde karışık hisler bırakarak hemencecik bitiyor.

Bu albümde Demir’in prodüktörlüğünün yanında vokal koçu olarak ise Sertab Erener dahil olmuş. Dinlerken bunu çok düşündüm. Sertab Erener Türkiye’nin kuşkusuz en büyük şarkıcılarından biri. O ve Şebnem Ferah gibi Türkiye’de çok az müzisyen şarkıcı bulunmakta. Ancak Özge’de yılların tecrübesi ile ilk albümde kendini harbi gösteren bir vokalle bizimle olmuştu. Sanki pek ihtiyacı yoktu. Aralarında ki ilişki nasıl gelişti, neden böyle bir iş yaptılar bilmiyorum ama Özge tek başına çok daha iyi olabilirmiş izlenimi yarattılar “Bir Avuç Fotoğraf”ta.

Her neyse, tüm bunlar bir kenara bırakılacak olursak elimizde yeni bir Özge Fışkın albümü var. Biraz daha durulmuş ve biraz daha ketum bir Özge Fışkın. Ve sesine o kadar hasret kalmışım ki, albüm elimden düşmeden dinliyorum. Bütün şarkıları yavaş yavaş sırf Özge söylediği için seviyorum, benimsiyorum. Ha Kıymetini Bilmediyse, Leyla ile Mecnun, Ayna ve Zaman’ı da ayrıca baş tacı edip, ilk albümü açmamak için direniyorum. Her şeye rağmen geri döndüğü için mutlu, bir sonraki albüm içinse daha bir umutluyum… O söylesin, kendini anlatsın da, gerisi bir avuç fotoğraftan ibaret …